31 Ekim 2009 Cumartesi

"Anladımki; kalbinden uzak düşenin kalbini üfleyip, onu yeniden içimize konduran bir kuş nefesi vardır. Bu sıradan hikayemi benden yüzyıllar sonra gelen biri, benim gibi duyarak anlatsın isterim. Desinki; cevher kararmadıkça, her hayat için tetikte duran bir mucize vardır.

Ali ayçil- sur kenti hikayeleri

30 Ekim 2009 Cuma

cumamız hayr olsun..

"Allahım,
nasıl pırıl pırılsa güzelse sevdiğin kulların
öyle güzel kıl beni."


a.cahit zarifoğlu

" sevgili dost, köpekbalıgının kanı, yarasanın karanlıgı sevmesinde ne var? hüner, geceye ragmen güneşi, kana ragmen hayatı sevmekte. oruçken su içmemekte ne var! hüner ölürken suyu reddedebilmekte. "isâr" deniliyor buna. yani tercih. yani sevmek; yani göstermek en üstün olanı.

sevgili dost, yazın buharlaşmayacak, kışın donmayacak, sonbaharda yapraklarını dökmeyecek, yani hep aynı kalacak, yada artacak sevgi. altını görünce gümüşten, gümüşü görünce bakırdan vazgeçmeyecek. tegore gibi;"istedigin zaman lambayı söndür. senin karanlıgını da tanır ve severim" diyecek..."

-posta kutusundaki mızıka- a.ali ural
Herkes gibi benim içimde de hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlük var.
Biliyorum ki insan,ölünceye kadar kendi cevapsız sorusunun çengelinde asılır,ölünceye kadar kendine mağlup olur.
Yani nasıl söyleyeyim; içi boşaltılmış tenha bir akşamda, gidilebilecek en iyi yer çocukluğun bahçesidir. Çünkü en tanıdık korkular orada…
Dünyanın mı ölümde yoksa ölümün mü dünyada konakladığını birbirine karıştırdık kimi zamanlar.
Her bir tarafını eşyalarla tahkim ettiğimiz çerden çöpten bir ruhumuz var çünkü!
Dünyadan el etek çekmek istediğimizde, karşımıza ilk çıkan yine dünya olur.Muzipçe, “nereye gidiyorsun?” diye sorar bize.
Oysa hayat işini iyi bilen bir tüccardır;kendisine karşı duyduğumuz hevessizliğin bir kopmayla sonuçlanmaması için hemencecik başka bir rafın önüne çeker bizi.
ali ayçil

29 Ekim 2009 Perşembe


Kimse bir dünyanın bir tek “ân”ını içine sığdırmayı başaramıyor.Aşka düşenler hariç…

ali ayçil

düşündümde "hayatı boyunca gündüzü gece, geceyi gündüz sanmak ne kadar korkunç!"

28 Ekim 2009 Çarşamba

kırkı çıkmamış sevdamıza

Paylaşılan mutluluğu severim
Engin denizler kadar güzeldir o

I
bana ait olmayan cesetleriyaktım bütün gece
küllerini savurdum dans ettim
ay kaydı yıldızlar gülüştü pervasızca
ve saçlarımdan bir demet düştü suya
aldım öptüm gözbebeklerinden
cazibesini yitirmiş bir kadındın sen
seni ben güzel yaptım

II
davudi bir sesim vardı sonra kayboldu
yıldızların üzerine çığ düştü ve ellerim
damıttı ellerini-utandın-demek ki biliyorsun
ah,tarihsiz duyguların ilk resmini bulutlara çizilen
gözlerine çiy düşmüştü
üşümüştün aldım ısıttım seni

III
ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik

İbrahim Tenekeci

ben seni arıyorum..


Akıl hastanesinde kalan o sarışın, zayıf kız akardeonunu çalarken hep aşkını düşünüyormuş meğer.
Çaldığı bütün parçaları onun hayaline adıyormuş.
Gözlerinden anlamıştım zaten. Başka türlüsü mümkün değil.
İnsanın ancak aşkı için şarkı söylerken gözleri bu kadar parlar.
Hele bu kadar solgun bir yüzle şarkı söylerken birden değişiveriyorsa..
Bir enstrüman çalmayı sırf bunun için isterdim.
Biliyor musun sonbahar gelince İstanbul susuyor birden.
Bu şehir sustuğunda en çok martılar hüzünlenir.
Ben bir şarkıyı arıyorum.
Ben bir şarkıyı arıyorum.
Ben bir şarkıyı arıyorum.

Ben seni arıyorum...

Tarık Tufan

evet hatırladım..

Evet hatırladım Küçük basit şeyler yetiyor kederlenmeye
ya mutluluğa?

a.cahit zarifoğlu

27 Ekim 2009 Salı

kırılır.







kırılır.
en çok onlar mı?
en çok onlar...

a.cahit zarifoğlu

(en çok da ben)



bağışlanmamı diliyorum



Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum.

A. Cahit Zarifoğlu
Hayat kendini insanların yüzünde sergiler. Ne edersek edelim yüzümüzü ondan kaçıramayız. Adını zaman koyduğumuz usta, içimizde salınan günlerin ruhumuzda bıraktığı izleri alır ve bize hissettirmeden suratımıza işleyiverir. Bunu öyle ağırdan yapar ki, her gün ölen ve her gün yeniden çizilen yüzümüzün olduğunu anlayamayız bile.



Ali Ayçil

26 Ekim 2009 Pazartesi

İnanıyorum ki,
İstanbul’a ya bir şeylerden kaçarak varılır
ya da gün gelir ondan
kaçılır.

Elif Şafak
"şimdi bana efendim yeni bir hayat gerek.."

ali ayçil

Yaşına hürmeten senin ey dünya
Demedim bir şey, yaptıklarına
Kaldırmadım elimi karıncaya
Deme sakın, o yerde
Yerdeyim ben de.


İbrahimTenekeci/ Ağır Misafir
Ey gam yine meydan-ı muhabbet sana kaldı.

şeyh galip

23 Ekim 2009 Cuma

cumAmız hAyr olA..

Allahım,
nasıl pırıl pırılsa güzelse sevdiğin kulların
öyle güzel kıl beni.

A. Cahit zarifoğlu
İnsan sadece virgül koyabilen bir varlıktır. İnsan virgülleri doğru yerlere koyamadığında, herşey birbirine karışıyor. Onu layık olduğu yere koyamadığından anlam, bir sevgili gibi kapıyı çarpıp terkediyor. Aşkla iş, hayatla ölüm, şefkatle şehvet, kibirle vakar, korkuyla umut birbirine karışıyor, iyice bulanıklaşıyor her şey...
ibrahim paşalı

22 Ekim 2009 Perşembe

"anlatıyorum hiç konuşmadan
buğdayın içini gökmesi gibi"

İbrahim Tenekeci



sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?








Sizin hiç hayatı kaybettiğiniz oldu mu?

Benim bir kez oldu. Tedirginlikle ve korkuyla kaybettiğiniz. Gözyaşımı hatırlayamadığım andı ve yağmuru. Çocukluğumdan kaybettiğim günleri hatırlıyorum. Nerde çalışmıştım acaba,nerde oyun oynamıştım. Ustamdan dayak yiyişimin sebebi neydi ? Ve sonra içli içli ağlayışlarım. Gözyaşlarımı nereye düşürmüştüm.. O makinadan bu makinaya koşarken, işleri yetiştiremediğim yer neresiydi. Ustadan fırça yememek için olanca hızımla çalıştığım gün! Hangi gündü acaba? O oyun oynadığım yer…

Sizin hiç yaşamınızdan bazı günleri kaybettiğiniz oldu mu?

Nerede düşürdüğünü hatırlayamadığınız. Benim oldu. Büyük bir tedirginlikle, ansızın hastane yolunda koştuğumuz. İsmi neydi ve neresiydi hatırlayamadığınız.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz günler oldu mu?

Nedensiz. Soruları yitirdiğiniz… İlk aldığım haftalıkla heyecanla eve doğru koşarken.. Otobüse biletsiz binmeye çalıştığım anı ve ilk aldığım haftalıkla bir gazete bayiinden aldığım mizah dergisini, bir köşeye çekilip defalarca kere, çevirip çevirip okuduğum zamanı, güldüğümü, tekrar güldüğümü, tekrar okuduğum zamanı. Bir gece kaybettim. Bir gece kaybettim Texas,Tommix, Zagor okurkenki heyecanım. Bir gece kaybettim okumaya çalıştığımı. Ders kitaplarımın arasına, kimse görmesin diye özenle sakladığım kitaplarımı. Ne zamandı? Nerdeydi? Bir konfeksiyon atelyesinde, bir gömlekçide çalışırken, dükkana gelen top kumaşları sırtıma almış alın teriyle taşımaya gayret ederken karşılaştığım tarih öğretmeni o bayana ne söylemiştim? Utanmış mıydım yoksa? Bana yoruluyor musun oğlum dediğinde, kan ter içinde ve utanarak, sıkılarak, “hayır hocam, hayır öylesine, çalışıyorum işte” dediğim gün. Kaç yaşındaydım? Sonra, sonra hergün kumaş topların taşırken bir başka öğretmenime rast gelir miyim diye, heyecanla etrafa bakıştığım o an. Neredeydi? Hangi gündü? O beni çok seven tarih hocamın, o güzel bayanın yüzüne tekrar bakabilecek cesareti aradığım o gün…

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Akşam iş bittikten sonra koşaradım Beyazıttan evime doğru koşarken, iki adamın beni çevirip kitap okuyor musun? diye sorduğunda “evet” diye cevaplarken, bana bir kitap hediye ettiklerini, Halid Bin Velidin hayatını anlatan o kitabı hediye ettiklerini ve defalarca, bi kez daha, bi kez daha okuduğum o kitabı kimden almıştım? O adam niçin, niçin yolda koşarken çevirip bana o soruyu sormuştu, namaz kılıp kılmadığımı. Kitap okuyup okumadığımı. Hangi gündü? Kimdi o adamlar? İlk kez bana kitap verildiğinde, ne kadar çok sevindiğimi bir gece unuttum. Akşam vakti olduğunda ustama ısrarla bu işide bitirdim, bu işide bitirdim deyipte, ustanın beni eve salmasını istediğim içten içe ve bunun için sık sık işimi bitirdiğimi vurguladığım. Ustamında galiba eve gitmek istiyosun dediğinde sıkılarak, gözlerinden gözlerimi kaçırdığım an. Ne zamandı? O ustamın adı neydi acaba? Ayakkabıcı dükkanında çalıştığımi gedik paşada çalıştığım gün, O ustamın adı acaba hüseyinmiydi dersin.Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?Yaz gelmesini istemediğiniz. Çünkü tekrar çalışmak zorunda olduğunuz günler. Kentin kayıp çocukları olduğunuz anda, hissettikleriniz. Sabah sabah işe gitmeniz için, ilkokulu henüz bitirmişken, yaz tatilinde işe gitmeniz için,anneniz sizi uyandırdığında, işe gitmemek için “karnım ağrıyo” dediğiniz. Sonra annenizinde şevkatli kollarıyla başınızı göğsüne yaslayıp, başınızı okşadığı oldumu?Ogün hangi gündü? Karnım neden her sabah ağrırdı? İşe gitmek istemeyişimin sebebi neydi? İlk defa, ilk defa yanımda içki, içildiğini gördüğüm ilk anda,kokudan midemin bulandığını söyleyerek kaytarmak için iki saat üç saat dışarda gezdiğim anlar. Hangi gündü acaba, kimdi o insanlar, yüzleri nerdeydi? Hangi sokakta yitirdim?Nerde bıraktım? Hangi defterimin arasındaydı? Hangi anımdaydı?İş aramak için yola koyulduğumda, bir bakkala girip, “çırak lazımmı abi” diye sorduğum anı. O bakkala girmemdeki sebep neydi acaba? Şeker sattığı için mi? Plastik top sattığı için mi? Ciklet sattığı için mi?Bir bakkalda çalışmak neden bu kadar cazipti? Ne olacaksın diye sorduklarında hiç bir zaman “pilot olucam,doktor olucam” diye cevap vermeyipte, büyüyünce mobilyacı olucam dememdeki sebep neydi acaba? Bazı komşuların evlerinde gördüğüm o şatafatlı mobilyalar mı? Bunları satan insanların çok para kazandığını düşünmek oldukça cazip gelmişti. Çocukluğumun mesleğini nerde düşürdümki? Nerde kaybettim?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Annenizin gecenin geç saatlerine kadar, ayakta kaldığını, yorganın altında kafamı uzattığımda, annemin örgü ördüğünü gördüğüm anda, içimden geçen o şeyler. Ve annem örgü örerek, bana bir spor ayakkabı, oldukça fiyakalı bir spor ayakkabı aldığında, ne kadar sevinmiştim. Sabahlara kadar örgü örüp ve onları satıpta sırf arkadaşlarımın arasında, onlara özenmeyeyim, imrenmeyeyim diye bana spor ayakkabı aldığını.. Hangi gündü? O gün hangi gündü? O gün hangi gündü? O ayakkabıyı senelerce giymiştim sanırım.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldumu?

Bir gece vakti, kaybettiğiniz çocukluğunuz. Soruları kaybettiğiniz oldumu dostlar? Gecenin bir vaktinde sayfalar dolusu yaşamınızı kaybettiğiniz. Hangi kitabın arasında? Yırtıp atmışmıydım? Yakmışmıydım onları? Bir yerdemi unuttum?
Pazarda limon satmak niçin o kadar keyifliydi? Cebimde sürekli para olması bir gurur bir onur mu verirdi? 400 lira haftalık alır almaz, anneme koşup gururla, bir adam gururuyla, büyük bir adam gururuyla ve onuruyla. Anne! Sana getirdim dediğimde, gözlerimden akan şimşekler, alnımın aklığı, vücudumun dikliği, büyük bir adam oldum, para kazandım demenin muzaffer edası. Ve sonra her hafta aldığım her parayı kuruşu kuruşuna yaşamın en kutsal yüzü annemin eline bıraktığımdaki o dayanılmaz keyif, o anlatılmaz his, o sıcaklık, o varolma hissi, o özgür olma hissi, o büyük adam olma hissi…Onu nerde bıraktım? Kim çaldı? Sıra arkadaşlarımdan birimi? Bir tren yolculuğundamı kaptırdım? Kim? Neden alsındı? Düş kırıklığım kaybettiğim oyunlarım.

Sizin hiç yaşamını kaybettiğiniz oldu mu?

Bir gece vakti. Boğazınıza düğümlendiği, konuşamadığınız, susamadığınız, ağlayamadığınız, hıçkıramadığınız bir an.Hiç bir yere not etmediğiniz yaşam sayfalarınızın kayboluverdiği bir an.Sabahleyin erkenden işe kalkınca aldığınız sınav sonuç gazetesine tedirgin gözlerle baktığınızda yaşamınızın bir anda değiştiği an. Baba beni mahçup ettin arkadaşlarımın rasında. Çünkü en güçlü benim babamdı. Benim babam yapardı, benim babam söylerdi. Benim babam gelirdi. Ben babamla yazlık sinemalara giderdim. İki film yanyana oynardı. Üşürdüm ve sokulurdum babamın yanına. İkinci filmin sonunu asla seyredemezdim, uyuya kalırdım. O üşüme sıcak bir uykuyu beraberinde getirirdi. Ve büyük bir güvenle babama doğru yaslanırdım. İkinci filmin sonunu asla seyredemezdim. Beni arkadaşlarımın arasında mahçup ettin baba! En güçlü sendin. Sen söylerdin. Sen götürürdün. Şimdi yoksun. Şimdi arkadaşlarımın yüzüne bakamıyorum. Şimdi onların gözlerine bakamıyorum. Bunu hiç beklemezdim. Hastane koridorlarında, Allaha ısmarladık! deyişimde sesim hiç titrememişti. Çünkü yarın vardı. O güçsüz duruşun asla gözümün önünden gitmedi. Sonra birgece kaybettim.Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu? Beklentilerin büyüdüğü, yalnızlıklarında büyüdüğü. Siz hiç bu kentin kayıp çocuklarından biri oldunuz mu?

Sizin hiç sokaklarınız kayboldu mu?
Siz hiç yolunuzu bulamadığınız, çocukluğunuzu, oyunları kaybettiğiniz oldu mu? İş yerinden kaçmak için değişik şeyler uydurduğunuz oldumu?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldumu?

Bir gece vakti gece yarısı otobüs seyehatlerinde, mola yerlerinde bir bardak çayla dahi hatırlayamadığınız. Kaybettiğiniz göz yaşları, kaybettiğiniz alınteri oldumu hiç? Siz hiç, yaşamınızdan bir sayfayı kaybettinizmi? Çocukluğunuzu. Siz hiç yürüdüğünüz yolları, gittiğiniz bir lokantada az para vermek için, bir tek çorba içip yanında bolca ekmek yediğiniz o lokantayı ve lokantada çalışan yaşlı kadının şevkat dolu bakışlarını. Her gün, hergün mutad bir şekilde içtiğim çorbayı nerde unuttum? Nasıl kaybettim? Gece atelyede yatarken, kumaşları doldurduğumuz o çuvalları yere serip bir yatak gibi rahatça, uyumaya çalıştığınız ilk anda sabah olduğunu, güneşin doğduğunu ve ilk defa güneşin doğmasında o kadar nefret ettiğiniz bir an var mı? Tekrar çalışmak için, gecelediğiniz atelyelerde, bir arabesk sözlerin altında, arabesk hüzünlerin eşliğinde, atelye de üzerinde yattığınız çuvallar. Neredeydi? Ne zamandı?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?

Bir kentin ortasında…


Tarık Tufan
Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın.“düzenim bozulur, hayatım alt üst olur” diye endişe etme.Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden iyi olmayacağını?

Şems-i Tebrizi

21 Ekim 2009 Çarşamba

min fadlik!

"biraz bahar gerekiyor Allahım, ben hiç iyi değilim.. "

İsmail Kılıçarslan

ne zor


Düşüyor içime dipsiz bir kova
yaşamak ne zor kalbi olana.

İbrahim Tenekeci

20 Ekim 2009 Salı

bozuk güzellik..


" Bu Bozuk Güzellik
Kalbim'i Yoran!"

İbrahim Tenekeci

yArın güzeldir..


Dinle! hatırladıkça üzüyor beni.
Geri çekilirken yaktığım rüyâ.
mevsimlerden keder mi söyle?
Ne giysem yakışmıyor uçurumlardan başka.
Dağıtmıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi.
Ve ben hala yarın güzeldir diyorum,
kalmasa da albenisi..

ibrahim tenekeci- üç köpük

içim..

Artık seni aramaktan vazgeçtim. Bunu bana "şiir" öğütledi. Yazdığım her şiirde, senin, yeryüzünde bir karşılığının bulunmadığını, şu sebepsiz sıkıntılar bize uğradıklarında evsiz kalmasınlar diye bahane edilmiş bir imge olduğunu, geç de olsa kavradım. O sıkıntılar hep gelecek ve biz onları, aslında hiç olmayan sende ağırlayacağız. O sıkıntılar nereden mi gelecek? Doyamadan terk ettiğimiz cennetten ve yarım bırakılmış çocukluğumuzdan. Yani tam dünyaya atıldığımız yerin iki yakasından.

Ali Ayçil/Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları

kAlbim seni Alıp nereye gideyim?

Aklımızla hayat arasında arabuluculuk eden “ uyum perisi”nin bir gün dalgınlığı tutar ve göğüs kafesimizin tehlikeli kapısı aralanıverir. Orada şimdiye kadar hiç rahatsız edilmeden kendi çarpıntısını dinleyen kalp, ansızın uyuşukluğuna dalan başka bir kalbin atışlarını duymaya başlar. Hiç hesapta olmayan bir buluşmadır bu. Bütün zırhları birden bire delinir ve vücut evi isyankâr kalbin eline geçer. Artık aklın ölçülü rotasından çıkılmış, insicamsız bir seyir başlamıştır. Şimdi kalp nereye istiyorsa oraya gidilecek, hangi yamaca vuruyorsa oraya tırmanılacak, düştüğü dipsiz kuyuda can çekilinecek, yalnızca onun iniltisine eşlik edilecektir.Çünkü aşk gelmiş, vücut çözülmüş, her bir aza, kalp yangını dediğimiz o dehşet ızdıraptan payına düşeni çeker olmuştur. Muzdarip aklın tek yaptığı, tek yapacağı, tıpkı bir zindanın tavanından mahkûmun kafasına damlayan sinir bozucu su damlaları gibi şu soruyu tekrar etmektir:

“ Kalbim, seni alıp nereye gideyim?”


Ali Ayçil/Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları

19 Ekim 2009 Pazartesi

Aliya hakka yürüdü..

Aliya Hakka yürüdü.
Bosna’yi, Tebriz’i, Istanbul’u, Halep’i duman bürüdü:
Aliya Hakka yürüdü.
O sarisin ve yakisikli, o mütebessim ve vakur,
O sabirli ve kahraman adam,iki melegin kollari arasinda,
Bosna tepelerinin ufkuna dogru agip gitti.
Iyi adamlar iyi atlara binip gider, binip gitti.

Aliya Hakka yürüdü....
Biz Aliya’nin ölümüne degil, kendimize üzüldük.
Bir Bilge Kralimiz vardi, gitti;ona üzüldük.
Şu yer yüzünde öksüzlügümüz koyulasti;
tenhaligimiz artti,ona üzüldük.

Aliya Hakka yürüdü....

Aliya, bir mucize ortaya nasil çikarsa öyle çikti.
Azgin bir vahset,
Avrupa’nin göbeginde kardeslerimizi gök ekinler gibi biçerken,
bir adam...
Telassiz ve acelesiz,
kendinden emin ve tedbirli,
dedi ki,“Bosna teslim olmayacaktir!” “Yok olmayacagiz” dedi,
“özgür kalacagiz”.
Dedigini de yapti Aliya;
acilar içindeki Bosna,
binbir türlü vahsete karsi ayakta kaldi....
Aliya siyah arabalarda fink atmadi,
etrafinda ordu gibi korumalar gezdirmedi.
Politika yapmadi Aliya,
hak yemedi,
insan ezmedi.
Yalin bir davasi vardi Aliya’nin, gerçek bir adam gibi o davayi güttü.
Yola halkla çikti;askerleriyle,
köylüleriyle,
isçileriyle,
hocalariyla,
şairleriyle,
kizlari ve ogullariyla...
Inanmiş insanlariyla yola çikti Aliya ve yolu onlarla bitirdi.
Sirp kuvvetleri dört yanini çevirmisken,
Aliya...
Saraybosna’nin üstüne piril piril vuran mayis günesine bakiyordu.
Hilal’in çocugu Aliya...
Vurustugu soysuzlarin karsisinda...
Hilal ve günes kadar yüksekti....
O yakişAikli ve sarisin adam gitti.
O Avrupali, o müslüman, o zarif, o bilgin ve bilge adam gitti...
Para pul pesinde degildi,
parti-purti pesinde degildi, masa ve koltuk pesinde degildi,
şan ve şöhret pesinde degildi,
iktidar ve güç pesinde degildi.
O parkasina bürünerek cephe dolasan,
o soydaslarinin kani yagmurlarla yikanirken kale gibi direnen,
o kitap yazan,
o torun bakan,
o çoluk çocuk büyüten adam...
Aramizdan ayrilip gitti.
Biz kendi yoksullugumuzla,
kendi issizligimizla kala kaldik.
Aliya savasini kazandi da gitti.
Yapacagini tamamladi gitti.
Bir Osmanli uç beyi gibi, topragini toprak edinip gitti.
Kollarinda iki melek...

Aliya Hakka yürüdü.....


Süleyman Çobanoglu



ne güzel de özetlemiş şair. ne derler yüeğine sağlık.
seninde mekanın cennet olsun Bilge Kral..

öfkesi geçmiş olAn..

"yaşadım gittim kulaktan dolma,
parlak fikirler, kötü sonuçlar:
ellerinden öpenin çok olmasın dünya ! "

İbrahim Tenekeci

18 Ekim 2009 Pazar

Burası dünya ve ben çok sıkıldım..

Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık


Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz Sana gelmek

Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz

Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz

Başımızın okşanmasını gözyaşımızın silinmesini,
Kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz


Rüzgarın sesini, ırmağın sesini


Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk


Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek olduğu bir dünyayı yeniden isterken


Seni istiyoruz aslında. bunu söyleyemiyoruz



Her yer gece, çok gece


Ve biz meleklerini istiyoruz rabbim


Çok yenildik yetmez mi?


Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında


Bir günahın tenhasında Büyütüp durduk siyahı



Gece gece gece


Her yağmur tanesini bir melek indirirken yer yüzüne


Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi ?


Bilmiyoruz


Çünkü


Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu


kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek


ve gülümsemekle meşgulüz şu an


Sonra oturup düşüneceğiz bütün olanları


Yusuf’u düşüneceğiz, Yakup’u, Musa’yı


İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini ve Efendimizi


Efendimizi !



Kuyular


kuyular kuyular kazdık


Bir nefes üflemen için yer yüzü bataklığında sazdık kestik


Kendimizi deldik yaktık


Sonra sana değil dünyaya aktık


Dünya ki mescittir biz onu otel yapmışız


Kalktık ki yenilmişiz değişmişiz azmışız


Bir sızı kalmış içimizde başka bir şey yok


Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız


Bir çocuk oyuncağını alamamış


Bir kız sevdiğini saramamış


Bir anne kollarını açıp bekliyor oğlunu


Bir adam paramparça bir çift göz için


Birisi ekmek götürememiş evine birisi aşk


Birimiz dünyayı kurtaracak


Birimiz yarını


Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor


Geldik işte bunlar ellerimiz


Açılmış bak bilirsin ne diye ki bilirsin biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya


Şu biziz


Bunlar da ellerimiz


Öyle açık öyle acemi öyle boş


Öyle mahcup öyle dalgın öyle boş


Öyle boş


Senin değil miyiz hepimiz ?


Senin değil mi her şey


Alırsın kime ne verirsin kime ne ?


ve bu açtığımız eller senin değil mi?


Senin değil miyiz rabbim


Bir yıldız bir ağaç bir buğday tanesi kadar
Kimsesiziz kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak bir şey arıyoruz kime
Merhamet istiyoruz kime


Bağışlanmak istiyoruz kime gidelim


Sorumuz ve cevabımız aynı değil mi?


Yorgunuz kaybetmişiz dalgınız kırgınız küsmüşüz


Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim


Çok yürüdük yollar kayboldu yol olduk sana geldik


Ne getirdin deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur


Geldik işte bunlar ellerimiz


Bunlarda ellerimizin büyük boşluğu


Beş duygum harab, altı yönüm harap


On parmağımda on acı ya Rab


Denize dalan bir desti nasıl tahammül etsin suya


Fırlattın beni dünyaya


Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden


Ve saman çöpünü kasırgada bırakma


Büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor


Kapı açılacak yoksa niye var


Rahmet örtecek günahı


Geride kalacak gazabın adımları


Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları


Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz


Görüneceksin durmadan kendimizden gececeğiz


Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz


Ol dedin olduk senden


Gel dedin geldik sana


Başımız yerde


açtık ellerimizi sevgilinle birlikte


Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan


Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından


Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım


Yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım


Elimiz açık başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz


sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına


İnşirah inşirah inşirah


Ayetin değil miyiz ya Allah




Mevlana İdris

17 Ekim 2009 Cumartesi

..


zor tutuyorum kendimi dökülmemek için...

ibrahim tenekeci (giderken söylenmiştir)

mektup


yoksun ya,

güvercin avlıyor avluda kedi

kızlar gülüşüyor bahçede

gül üşüyor –GÜL üşür-

yoksun ya,

bezden anne yapıyor öksüz

öpmek için kendisine.


İbrahim Tenekeci

16 Ekim 2009 Cuma

cumAmız hAyr olA..


Allahım,
yol boyunca bırakma elimi
düşerim sonra.
a.cahit zarifoğlu

Ağır misAfir..

`Ağır misafir gibiydik gençken
Dünyaya bakınca dalgalandı içimiz.
Şimdi böyle değil; suratsız günler...
Ne olacak halimiz?`


İbrahim Tenekeci -Ağır Misafir-

15 Ekim 2009 Perşembe

neyim ben?


peki ben nerdeyim? var mıyım, yok muyum... gerçek miyim, değil miyim... asıl mıyım, imaj mıyım, cevher miyim, araz mıyım, kök müyüm gövde miyim, yaprak mıyım, meyve miyim, ağaç mıyım, orman mıyım, fert miyim cemiyet miyim, neyim...

mustafa kutlu- hüzün ve tesadüf...

14 Ekim 2009 Çarşamba

ulu ortA


I
düşen bir yaprağa bağladım hayatımı
olsun artık diyorum ne olacaksa
paralı bir asker miyim neyim
ekleyip duruyorum sabahları akşamlara
ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor
gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta
aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim
nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim
hem de mayhoş elma tadında.

sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.

II
kendimi de koysam ayağımın altına
yine de yetişemiyorum ey aşk,
omzunun hizasına.
çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin
nereye konsam geri sayım başlıyor
kurcalıyor beni bir çırağın elleri
ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.

sorma,
üstü açık araba
dünya dediğin.

III
kıl payı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et:
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde
dr şükrü öncüoğlu’ndan üç ayda bir reçete.

sorma,
yangın sönseydi suyla
denizler her akşam böyle yanmazdı.

IV
Acıyan bir şeyim ben buradan çok uzaklarda,
ve koskocaman bir hansın sen uğraşma bu çocukla
çünkü nasıl bir şey biliyorum itin taştan korkması
bir yastık arıyorum kuş seslerinden
mühim değil sonrası.

sorma,
siliniyor her şey, hatta uçurtma
takılıp kalıyor göğe.

V
yakar top oynayan melekler gördüm güneşle
ve büyük çiftçiler, dağları biçen
yolundaydı her şey ben bile yolundaydım
ama
kıyıya vardığımda kendimi unuttuğumu anladım
Karşı kıyıda.

sorma,
kaldım altında
devirince kitabı.

VI
şiirler söyledim belki duyarsın diye
çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin
sana seslendim durdum bu küçük odadan
acımı duy, sensin pusulam benim
ki dünya
silinmiş bir harita
gibi yabancı bana.

sorma
usulca uzandığında
bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran.

İbrahim Tenekeci

13 Ekim 2009 Salı

hal-i pürmelalim..


"Bir taş bir nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar, duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olacağı…
Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır etki, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, ta ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.
Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.
Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, ta dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz….”
Elif Şafak – Aşk

12 Ekim 2009 Pazartesi

eylül.. Ahh.. eylü.. Ah.. ey.. A..

ey aşk yaptığını beğendin mi?
yetimler gibiyim ziyafetten aç dönen..

İbrahim Tenekeci (Ağır Misafir)